PKK Resmi İnternet Sitesi

HPG Resmi Sitesi

Gerilla TV

HPG Wêne

İLK DURAĞIM, SON DURAĞIM OLACAK…

Güneş hafif hafif kızıllaşır… Kutsal aydınlık kara karanlığa hâkim gelerek dünyaya hâkimiyetini kurar. Aydınlığın insana verdiği güvenle hızla ilerler gerilla. Bir esinti yüzüne vurur. Vücudunda hafif bir ürperti hissedersin. Duyguların yoğunluğuna kapılırsın. Güneş dağın ardından çıkınca yüreğin de yeni günün gerçeklerine doğmaya başlar.
Düşüncelere dalarsın... Hayallerini, amaçlarını düşünürsün ve hedefleri uğruna canını feda eden nice kahraman şehitleri… Bir hüzün dolar yüreğine. Hele bir de Önderliği düşündün mü, işte o zaman tüm vücudunu sızılı bir ürperti sarar. “Acaba şu anda Önderlik ne yapıyor, ne düşünüyor?” sorularını sorarsın kendine. Adeta Önderliği hissetmeye ve onunla bütünleşmeye başlayarak onu anlamaya çalışırsın. Oysa bilirsin, Önderliğin yoğunlaşma düzeyine yetişemeyeceğini, olsun yine de denersin. Tıpkı her Çarşamba her gerillanın ve her Kürt’ün yüreğinde duyduğu sıcaklık ve heyecan gibi kapılırsın hayaller dünyasının güzelliklerine, acılarına.
Tüm yaşamını halkının özgürlüğüne veren eşsiz bir gerçekliği, Önderliği, tanımlamaya başlarsın sonsuz kavramlarla. O; bir siyasetçi, bilim adamı, tarihçi, psikolog, sosyolog, fizikçi, kimyacı, filozof, sanatçı, ideolog, gerçek bir Önder, komutan, savaşçı, öğretmen, öğrenci, şair, yazar… Tüm bu kavramlara rağmen yine eksik kalan bir şeylerin olduğuna inanırsın. Düşüncelerin içinde dalarken birden çayının soğuduğunu fark edersin. Hafifçe bir gülümseme atarsın, soğuk çayına ve tepende belirmeye başlayan güneşe.
İşte bu düşüncelerle çıkmaya başladım Şıkefte Birindara’ya. 4 saatte çıktık. Gerilla yürüyüşünden ziyade geziye çıkmış turistler gibiydik. Hem kamerayla çekim yapıyorduk, hem de doyasıya izliyorduk. Bizimle bir de 95 yılından sonraki süreçlerde bu alanda kalmış olan Halil Dağ arkadaşımız da vardı, kuryemiz olmuştu ve bize anılarını anlatıyordu ‘vay be!’ sözcüğüyle. Sinema ekibinden ve basın ekibinden dörder kişiydik. Gezimiz her birimizin farklı, ama tek noktada birleşen hayalleriyle, umutlarıyla başladı.
 Şikefte Birindara, yani Yaralıların Mağarası. İnsan ilk duyduğunda “Neden böyle bir isim konulmuş?” diye soruyor. 92’de Güney Savaşı’nda onlarca yaralı arkadaşımız buradaki şikefte yerleştiriliyor ve orada şehit düşüyorlar. Yani burası acıların, düşüncelerin ve adsız kahramanların mekânı olmuş. Ve buranın her adı geçtiğinde bir sessizlik sarar insanı. Onları düşünürsün ve onların acılarını düşüncelerinde paylaşırsın.
Şikefte Birindara Behdinan’ın en ihtişamlı dağı. Bu dağda binlerce özgürlük savaşçısı savaştı ve birçoğu şehit düştü. Yine büyük 15 Ağustos Atılım kararı burada alındı. Burası, birçok gerilla anısının yaşandığı, Kürt ve PKK tarihinin gerçekleştiği yerlerden biri olmasından dolayı gerillalar ve Kürtler için anlam yüklerinin birleştiği bir yerdir.
Tüm bu gerçeklerle beraber, düşüncelerin özgürlüğünde yoğun umutlara dalarsın. Umut, bir devrimcinin asla vazgeçemeyeceği bir yaşam ilkesidir. Ve ben, umudumu düşüncelerimde yaratarak ilerlemeye başladım. Ve içimdeki nefret, kin bir kere daha alevlenir.
Her zaman karşımda dururdu Şıkefte Birindara. Güzel havalarda Peribacalarına, bulutlu havalarda ise esrarengiz, ulaşılmaz ve gizemliliğiyle keşfedilmesi beklenen tanrıçaların tahtına benzetirdim. Tanrıçaların ve PKK’nin doğuş mekânında yeni tanrıçalar yaratmak… Bundan daha güzel bir mekân olabilir mi? Sanmıyorum. Tüm bu düşünceler arasında gelip giderken çıkışa başladık.
Yolculuk sonbaharın eşsiz pastel renkleriyle birleşmiş coğrafyasıyla sürüyordu. Sarının, yeşilin, kahverenginin her tonunu bulabilirsin bu mevsimde. Çıktıkça çıkıyorduk ve gözlerim farklılıkları görmeye başlıyordu. Doğruyu söylemek gerekirse çoktandır yüksek bir tepeye çıkamamıştım ve kendimi ilk defa çıkıyormuş gibi hissediyordum. Heyecanla dağlara, dollara, ağaçlara bakıyorduk. Üstümüzde kartallar uçuyordu. Hani derler ya “kartallar yüksekte uçar”, işte bu sözün gerçekliğini gördük. Dünyaya hep üsten bakarak, yere hiç inmek istememecesine kanatlarını sonuna kadar açarak uçuyorlardı.
 Bir saatlik yürüyüşten sonra patika üstündeki çeşmeye vardık, tabi ki soğuk suyundan doyasıya içmeden geçemezdik. Kürdistan’ın her çeşmesinden sanki farklı bir su tadı alıyordum. Suyu kaynağından çömelerek ağızla içmenin tadı da bir başka oluyor. Biraz portakal tozumuz vardı, ancak şaşalımız(plastik şişe) yoktu. Bir arkadaşımız avucuna koyarak yemeyi tercih etmişti, tabi bizde hiçbir şey tek yapılmaz, birileri mutlaka ortak olur. Yürüyüşümüze devam ettik ve sonunda o çok merak ettiğimiz şikefte geldik. İnsan görünce bile farklı duygulara kapılıyor. Ne diyeceğini, nasıl davranacağını bilmeden dolaşmaya başlıyoruz. Halil arkadaşımız her noktaya her taşa baktığımızda ‘vay be!’ ünlemini kullanıyordu, hatta o kadar çok kullanıyordu ki hepimizin ağzıma takılmıştı ve herkes farklı bir şey gördüğünde ‘vay be!’ diyordu. Bu anın ölümsüzleşmesi için de bir fotoğraf çekiyoruz. Tabii bu sırada kamerayla çekim de yapılıyordu. Buranın anlamını ve önemini bilerek dolaşmak, çevreyi daha da bir güzelleştiriyordu. Neredeyse ayağımızın altındaki taşlara bile basmak istememecesine her noktasında insan duygulanıyordu. Sanki onlar her yerde ve bizlere bakıyorlardı. Çok büyük olmamasına rağmen büyük acıları barındırıyordu. Herkeste bir sessizlik ve hüzün vardı. Yaşanmaması gereken olaylar yaşanmıştı bu dağlarda. Dışımızdaki sessizlik, içimizdeki fırtınaların suskunlaşmasındandı. Şikeftin içinde 10 adım yürüdükten sonra bir yükselti var. Oraya merdivenle çıkıyorsun. Ve manzara yine doğa harikası. Ancak ağızdan sola doğru çok ince bir geçiş yeri vardı. Oradan geçtim ve kayaların üst üste olduğu yere vardım. Bir de oradan baktım doğaya ve doğaya bakarken de insanlığa.
Sessizlikle devam eden yürüyüşümüz tersine bu sefer de bağırtılarla devam ediyordu. İstediğimiz kadar bağırabilirdik. Çünkü ne düşman vardı, ne de rahatsız olabilecek birileri. Sanki bağırmaya gitmiştik. Zaten bir arkadaş “biz buraya bağırmaya gelmedik mi?”diye de söyleniyordu. Sonra da bir başkasıyla birlikte taklit yaparak bağırmaya başladılar. Tabii ben de bağırdım, ama onlar kadar değildi.
 Halil arkadaş önden gidiyordu. Ve bağırmaya başladı; “Su içmek isteyen var mı?” Biz tabii ki “Evet” dedik, ancak “Sadece iki kişilik” deyince anlayamadık. Meğer yağmur sularının kayanın üzerinde biriktirdiklerinden bahsediyormuş. Eee tabi ki yine çömelerek içtik. Sonra aklımıza onun içine de portakal tozunu katmak geldi. Yanımıza aldığımız ekmeğimizi de bandırarak yemeğe başladık. Bazı arkadaşlar bize ilginç bir şekilde bakarak adeta “Bunlar delirdiler” diyorlardı. İnsan bazen delilik de yapmalı. Kalan ekmeklerimizi ise kuşlara bırakarak ayrıldık.
Dağa çıktıkça bir kaç gün önce yağan dolunun kaya diplerinde, güneş görmeyen kısımlarda kaldığını gördük. Eee yanımızda portakal tozu da var, dayanır mı gerilla. Hemen doluları bir kefiyenin üzerine koyarak, üzerine de portakal tozunu döktük, oldu gerilla leblebileri. Belki biraz soğuktu, ama o kadar yürümüştük ki doğru dürüst soğukluğunu bile hissetmedik. Hepimiz avuçlarımıza alarak yemeye başladık. Tadı harikaydı. Ve ondan sonra da nerede dolu görsek hemen oturup onları yemeye başlıyorduk. Kurtarılmış dağlarımızda yaşamanın güvenliğiyle dağın en zirvesine yaklaşıyorduk. Bu sırada Halil arkadaşın ağacını gördük. Çok uzundu ve devrilmişti. Kuru bir ağaçtı, ama onun için farklı anlamlar taşıyordu. Çünkü o ta 97’de onu görmüştü ve sevmişti. Şimdi “Kuru bir ağacın nesi sevilir?” diyeceksiniz. Eğer o ağacın olduğu yerde birçok anınız, şehidiniz olursa o zaman o kuru ağaç sizin için bir simge haline gelir ve her ona baktığınızda tıpkı Halil arkadaş gibi “Vay be!” dersiniz.
Ve sonunda zirveye çıktık. Artık sadece kartallar değil, gerillalar da yükseklerde uçuyordu. Ve kartallar kadar seviyorduk yükseklerde uçmayı. Halil arkadaşın anlattığına göre 97’de burada geri çekilme yapılırken arkadaşlar nasıl aşağı indiklerini bile hatırlamıyorlarmış. O kadar dik ve kayalıklı ki, insan gerçekten de şaşırıyor. APO’cu ruhun verdiği azimle savaştıkları bu alanlardan geri çekilmek zorunda kalmışlardı. -Tabii sonradan yine bizim olmuştu.- Bu ihtişamlı dağ yine bizimdi.
Ve zirvedesin… Artık tüm dağlar senin altında ve kartallardan çok çok yüksektesin. Hatta onların üst taraflarını tamamen görebiliyorsun. Muhteşem bir görünüm, manzaralar mükemmel. Gerçekten de insan buraları hangi kavramlarla anlatacağını bilemiyor. Hakkını vermeyecekmiş gibi geliyor. Ağzımız adeta açıkta kalıyor. Ve sonunda özlediğim ana geldik. Reşo’dan bir çay içtik. Ama maalesef bulutlar gelmeye başlıyordu, yani güneşi izleme şansımızı kaybettik. Zirveyi dolaşmaya başladık. Önce Güney tarafına, sonra da Kuzey tarafına baktık. Güney tarafında tam karşımızda Kure Jahro var. Orası da başka hikâyeler, anılarla hâlâ ayakta kalıyor. Kuzey’in dağları görülüyordu, kar düşmüştü. Hakkari dağları, Küçük Cilo, Cehennem Tepesi, Çiyaye Reş, Sümbül, Samura her tarafı görebiliyordun. Ve her gerillanın hayali olan kuzeyde savaşmak umudu bir kez daha canlanıveriyordu. Oradaki arkadaşları düşünürsün… Duygu seline kapılırsın... Yüreğin sevinç ve hüzünle karışır… Sıcak bir üşüme sarar bedenini…
Size bir şeyi itiraf edeyim mi, bazen gerçekten de şaşırıyorum “Nasıl doğadan uzak yaşayabiliyorsunuz?” diye. Çünkü benim için neredeyse imkânsızlaştı bu dağlardan kopuş.
Zirvedesin, ama bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorsun. Özgürlük… Belki yükseklerdeydim ama hâlâ halkım ve Önderliğim esirdi. Evet, Önderliği de kara bir komplo ile ellerine geçirmişlerdi. Belki acı ama bu bir gerçek. İşte bunlardan dolayı gerillaya gelişim benim ilk durağımdı duraksız yolculuğumda. Ve inandığım her şey için ilk durağım son durağım olacaktı. Ölüm olacaksa bu dağlarda savaşarak onurluca olmalıdır. APO’culuk uğruna savaşarak öleceksin. Ölümün kutsallığıyla anlamlaşacak ölümün. Ölümden korkumu bu dağlarda yendim. Ve ben ilk defa kendimi bir yerlere ait hissettim. Bunun verdiği güvenle de ilerliyorum şimdi.
Tüm düşüncelerin arasında gidip gelirsin. Fırtınaların içinde kendi fırtınana yenilirsin. Elinde olmayan nedenlerden dolayı savrulursun o dağdan bu dağa. Ve sana doğru yaklaşan yoldaşının hafif bir gülümseyişi seni kendine getirir. Dönüş saati gelmiştir. Geldiğin yere bir kere daha bakarsın ve ‘vay be!’ dersin. Dik ve bol kayalıklı bu dağın zirvesinden Güneş’e, şehitlere, halka ve yoldaşlara bir selam yollarsın.
                           Doğayla ve tarihinle bütünleşmenin verdiği huzurla çalışmalara devam…

 

Hebun Dersim
25 Kasım 2004
Saat: 22:00